Ertan Saruhan
Ertan’ın mandolini
Posted on Mart 30, 2016 by
vaskiran
Elindeki fındık yaprağını
güneşe tuttu, yaprakta on damar saydı. Sırtını dayadığı ıhlamur ağacının
kabuğundaki sertlikleri kaburgalarında hissetmeye çalıştı. Kaburgalarını ağaç
gövdesine bastıra bastıra yaslandığı yeri rahatlattı. Bordo beyaz peştemale
sardığı mandolini ağır ağır açıp, onu da güneşe tuttu önce. Sonra herhangi bir
armoni gözetmeden, eli nereye giderse, öyle çalmaya başladı. Hatta elinde bir
çalgı olduğunu unutacak kadar sineklerin ve arıların vızıltılarına daldı bir
ara. Hemen yanındaki elma dalındaki öze konan arıları izledi, on arı saydı.
Güneş, yapraklardan kurtulup
boynunun sol tarafına vurduğunda doğruldu, incecik pembe şeritleri olan
gömleğini düzeltti, pantolunundaki gazelleri silkeledi. Yürüdü. Çok yürüdü. El
ettiği bir yeşil cipin ağır ağır kendisine yaklaşmasını izledi. Cipin
tekerleğine yapışan çamurun tekerle birlikte dönüşünü izledi. Tekerlek, sanki
üstüne bilerek konulmuş bir süs gibi duran çamurla birlikte kendi etrafında on
kez döndükten sonra önünde durdu. Aracın içine adım atar atmaz alaf kokusunun
içinde insan kokularını yakalamaya çalıştı. Konuştu, çok konuştu. Dinledi, çok
dinledi. Yolla derenin sarmaş dolaş seviştiği yerlerden geçerek rüzgarlı
tepelere doğru yükseldi. Güneşin yüzü yavaş yavaş buruşurken, on armut ağacının
olduğu meydanda indi. Armutların çevresinden dolanıp, rüzgarda hafifçe salınan
şeştremarilerin arasından yaylaya doğru koyuldu.
İki ay yaylada kaldı. Yürüdü,
koştu, kokladı, dinledi, anlattı. Başka bir dünyadan bahsetti. Dokuz kez
mandolin çaldı. Bulut ve güneşin tam yenişemediği bir öğlen vakti, dalları koca
bir köyü kucağına alabilecek cesaretteki, heybetli bir dut ağacının altında
yaşlı bir kadınla karşılaştı. Kadının söylediği eşkıya şarkısını dikkatle
dinledi. Onuncu kez eline mandolini alıp kadına eşlik etti. Sonra, şarkıyı
mandolin ile birlikte peştemaline sarıp, önce şeştremarilerin arasından
yürüyerek, sonra alaf kokulu ciple virajlarda dans ederek, sonra da arıların
hala başında olduğu elma ağacına kadar yürüyerek düze indi.
* Ertan Sarıhan 1942 Fatsa – 30
Mart 1972 Kızıldere
‘Kızıldere Katliamı‘ Araştırması
Posted on 28 Mart 2009
Abdullah Nihat Yılmaz
Burada bir başkasının yaptığı
araştırmayı sunmayacağım, çünkü olayın büyük bir bölümünün tanığıyım. Eksik
kalanları da süreç içinde araştırdım. Söyleyeceklerim, şimdiye kadar
söylenenlerin ve sözde belgeselcilerin ortaya koyduğuyla taban tabana zıttır.
Bu araştırmayı yapmış olmamın sebebi, öldürülenlerin içinde sadece ağabeyimin
de bulunması değildir. Yapılan katliamı açığa çıkartmak, insanlığın önüne
koymayı bir borç biliyorum.
Kızıldere olayı, Deniz Gezmiş, Yusuf
Aslan ve Hüseyin İnan’ın idam edilmesinin engellenmesi için yapıldığına
indirgenemez. Evet, doğrulardan biri budur ama tamamı değildir. THKP-C’nin
kendi programı ve bu program doğrultusunda yapacağı açılımlar vardı.
25 Kasım 1971 Kartal Maltepe
firarlarından bir buçuk ay kadar önce, Mahir Çayan, Ziya Yılmaz, Ulaş Bardakçı,
Cihan Alptekin ve Ömer Ayna’nın firar edeceğinden haberim vardı. Çünkü
Ankara’daki arkadaşların adına Ziya Yılmaz’la soyadım tuttuğu için
görüşebiliyordum. Hapishane görüşmelerimin sonucunu, İstanbul grubundaki
arkadaşların sözcüsüne de anlatıyordum. Eylem hazır olduğu zaman, yani tünelin
kazılması bittiği zaman içerden çıkanların, hapishane dışından alınarak THKP-C
örgüt evlerine götürülecekti. Bu yapılmadı, çünkü İstanbul’daki arkadaşlar
buluşmayı gerçekleştiremedi. İçeriden çıkanlar kendi güçleriyle, bir kısmı
Beşiktaş’taki Barbaros Parkı’nda sabahlamak suretiyle firar
gerçekleştirilmiştir. Örgüt içindeki ayrışmaya neden olan, bardağı taşıran olay
bununla başladı.
Tartışmalar yoğunlaşıp örgüt ikiye
bölündükten sonra, polis baskınları da yoğunlaştı. Levent ve Kızılelma
sokaklarına yapılan baskınlar, Ulaş Bardakçı’nın öldürülmesi, Ziya Yılmaz ve
arkadaşlarının yaralı olarak yakalanmasına neden oldu. Mahir Çayan’ın Ankara’ya
geçişi ve örgütü toparlayıp yeni eylem hazırlıkları Ankara’da da polis
baskılarını arttırdı. Bu durumda, Mahir ve bir kısım arkadaşlarının Ankara’da
planladıkları yeni eylemler ortaya koymak yerine, zaten bir kısım
arkadaşlarının Fatsa ve Ünye’de bulunması nedeniyle Fatsa’ya geçmelerini
gerektirdi.
Mahir ve arkadaşlarının Fatsa’ya geçişi
duyulur duyulmaz baskın ve tutuklamalar yoğunlaştı, Mahir ve arkadaşları örgüt
eliyle Ünye’ye aktarıldı.
Firarlardan sonraki temel amaç, örgütü
toparlamak ve devam ettirmek olduğu için, zaten daha baştan hedef olarak
bilinen Ünye Radar Üssü’ne eylem koyma hazırlıkları beraberinde geldi. Benim
tanık olduğum, örgütün beni Fatsa’ya çağırması genel anlamda firarilerin
saklanması, toparlanma gerçekleştikten sonra yeni eylemlerin yürürlüğe konacak
olmasıydı. Bu nedenle Fatsa-Ünye’den alın da, Kastamonu’ya kadar birçok
saklanacak yeni alanlar aradık, en son bulabildiğimiz Ahmet Atasoy’un, Yüncü
Hasan vasıtasıyla adını öğrendiği Kızıldere Köyü oldu. Kızıldere’ye ben, Ahmet
Atasoy ve Yüncü Hasan birlikte gittik. Köyün muhtarı olan Emrullah Aslan’la
oturup, dört arkadaşın kendi evinde bir ya da bir buçuk ay kadar saklanması
için anlaştık. Bu dönem içinde yapılacak masraflar için, o zamanın parasıyla
binbeşyüz lira ödedik. Yaklaşık bir buçuk ay sonra, firari dört arkadaşı oradan
alıp Sivas istikametine götürecek, oradan da Karadeniz’in dağlık bölgelerine
çıkılacaktı. Muhtar Emrullah ile anlaşmamızda rehineler konusu hiç geçmedi. Bu
konuda bilgisi yoktu.
Fatsa basıldı. Ünye’nin de basılması
kaçınılmaz görünüyordu. Fatsa ve Ünye köylerinde saklanacak yerler bilinen
yerlerdi, yenisi bulunamamıştı. Radar Üssü’ne eylem koymak kaçınılmaz hale
geldiği zaman, sadece gidilebilecek, benim ve Ahmet’in üzerinde anlaştığı
Kızıldere köyü kalmıştı.
Mahirler Radar Üssü’ne eylem
koyduğunda, taleplerini içeren mektupları ki mektupların içeriğinin başında
Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamlarının durdurulması, tutuklu
devrimcilerin serbest bırakılması, işkencelere son verilmesi konulmuş. Eylem
konmadan önce de Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının kurtarılması planlanmıştı.
Rehineler, Radar Üssü’ne ait bir araçla
Niksar üzerinden Kızıldere’ye götürülürken, Niksar-Tokat yolunun Kızıldere
sapağında indirilmiş ve aracın Tokat yönü istikametinde gitmesi öngörülmüş.
Yeni Kanıtlar
Kızıldere ile ilişkin konferans
vermedeki amacım şunlardır. Bir, olay bir ihbar sonucu ortaya çıkmış değildir.
İki, olayda teslim olmama direnci var, fakat karşılıklı bir çatışma yoktur.
Kızıldere olayı tek kelimeyle bir katliamdır. Çünkü gerek mahkeme safhasında,
gerekse mahkeme öncesi hükümet açıklamalarında ‘bir ihbar sonucu öğrenilmiş
olan rehine kaçırma olayı ve çatışma sonucu ölümlerin gerçekleştiği’ ifade
edilmişti. Benimle, 1980’li yıllarında yapılan bir röportajda, bunun böyle
olamayacağını söylemem, gerek mahkemede ifade verip ‘biz, rehineleri yarım saat
önce öldürdük, ondan sonra bize asker ateş açtı‘ diyenleri ve diğer resmi
ilgilileri öfkelendirdi. Oysa hem eylem öncesi Ertan Saruhan’la Ahmet Atasoy’un
bana ‘Efraim Elrom’u örgütümüzün kaçırıp öldürmesinin kamuoyunda tepki görmesi
yüzünden, bir daha rehine öldürme yönüne gitmeyeceklerini’ ısrarla anlatmaları
ve hem de olayın oluş biçimi, rehinelerin devrimci arkadaşlarımız tarafından
öldürüldüğünü doğrulamıyor. Devlet, Kızıldere Olayı’na bir çatışma süsü verip,
katliam olayının üstünü örtmek istemiştir. Oysa olayda çatışma yok, tek taraflı
asker atışıyla katliam vardır.
Olayın gerçeği şudur: rehinelerin
kaçırıldığı Ünye’deki Amerikan Radar Üssü’ne ait aracın Tokat yolunda
bulunması, derhal araştırmaların da o bölgeye çekilmesine neden olmuştur.
Ardından benzini biten aracı Tokat yoluna bırakıp, Kızıldere’ye yönelen arkadaşların,
yoldaki köylülerden yiyecek istemeleri, Yüncü Hasan’ın Niksar’da yakalanması ve
rehinelerin Kızıldere köyünün ağıllarında bulunabileceğini söylemesi, muhtar
Emrullah Aslan’ın Almus’tan at yüküyle çokça yiyecek getirmesi rehinelerin
adresini deşifre etmeye yetmiştir. Burada ihbar olayı yoktur.
Kızıldere’deki sığınılan ev bulunup
asker tarafından çepeçevre sarıldıktan sonra, askerlerle THKP-C lideri Mahir
Çayan arasında, karşılıklı tartışma başlamıştır. Mahir binanın çatısında açtığı
delikten çıplak sesle, askerin sözcüsü komutan da megafonla konuşmuşlardır.
Askerin ‘teslim ol!‘ çağırısına mahir ‘hayır teslim olmayız, isteklerimiz
yerine getirildikten sonra konuşabiliriz‘ demiştir. Bu pazarlık sabahtan akşama
kadar sürmüştür.
Olayın bundan sonrası, yeni edindiğim
tanıklar ve belgelerle de ispat edeceğim biçimde cereyan etmiştir. Bir kere,
devrimcilerin ellerinde bulunan silahları -mahkeme zabıtlarında da var olan-
bir sten, bir kısa namlulu tüfek, bir uzun şarjörlü tabanca ve iki sıradan
tabancadan ibarettir. Bunlar, karşılarındaki tam donanımlı birlikler hesaba
katıldığında silah dahi sayılmazlar. Tünel kazıp kaçmaları ise, ahırda bulunan
bir kulaklı kazma, bir kürek, bir de sapı kırık çapa ile binlerce yılda bile
mümkün olamaz. Üstelik iki günlük yemek ile bir gün yetecek kadar suları
kalmıştır.
Subayların bulundukları harman yerinde,
aralarındaki değerlendirme şudur. Sığınılan evin çevresi boşaltılır, geniş bir
tampon bölge yaratılır ve çepeçevre sarılmış haliyle beklenir. Zaten, askerler
açısından yapılması gerekli olan da budur. Oysa olan bu değil. Akşamüstü
Kızıldere Köyü’nün yakınındaki tepeye, devrin İçişleri Bakanı Ferit Kubat
helikopterle geliyor, komutan Tuğgeneral Vehbi Parlar’la görüşüyor, Almus’a
geri dönüyor ve kısa süre sonra yeniden, helikopteriyle Kızıldere’ye geliyor.
İşte, askerlerin de, komutanın da davranışları bu ikinci görüşmeden sonra
değişiyor. O andan itibaren komutan, megafonla Mahir Çayan’a yarım saat süre
tanıyarak ‘ya teslim olursunuz ya da ateş açtıracağım’ der.
Ancak, bu yarım saatlik süre başlarken,
o sırada damın ikinci bir yerinde görülmekte olan Mahir Çayan, köyün iç
kısmından, uzun namlulu bir silahla başından tek kurşunla öldürülür.
Arkasından, yarım saatlik sürenin ilk onbeş dakikasında; önce, köyün yakınlarındaki
bir mevziden aşırtma silahlarla ateş açılıyor, fakat her iki mermi de hedefine
değil başka bir evin çatısına isabet ediyor. Bu yüzden, roketatarlar yürürlüğe
konuyor ve rehinelerin de içinde bulunduğu ev, ön cephedeki geniş kapı
girişiyle yan pencerelerden yaylım ateşine tutuluyor. Mahir’in tek kurşunla
öldürülmesinden, askerin başlattığı yaylım ateşine kadar herhangi bir başka
silah sesi duyulmamıştır. Yani, rehineleri devrimcilerin öldürmüş olmaları
mümkün değildir. Yaylım ateşinin bitişinin hemen ardından, dört beş asker
camlardan içeri el bombaları atıyor, sonrasında evin içinden, üstü çıplak bir
şekilde Saffet Alp ‘ silahım yok beni öldürmeyin’ diyerek dışarıya yöneliyor,
ama derhal askerler tarafından ateş edilerek öldürülüyor. Bunun da sonrasında,
dört sivil giyimli, ellerindeki tabancalarla içeri girip, içeride sağ ya da ölü
herkesi tek tek kurşunluyorlar. Örneğin, ağabeyim Nihat Yılmaz, sadece kafasına
sıkılan tek kurşunla öldürülmüştür. Hemen sonra, ‘içeridekiler öldürüldü,
operasyon bitmiştir’ diye bir bağırtı duyuluyor ve çevredeki tüm operasyona
katılanlar eve üşüşüyor. Bu sırada komutan tuğgeneral, olayı başından sonuna
kadar yanlarında izleyen traktör şoförüne ‘ölülerin Niksar’a taşınması’ emrini
veriyor. Ancak, traktör şoförü görevi reddedince, köyden tedarik edilen
kağnılarla köyün alt başına kadar taşınıyor. Ve oradan da Niksar’a götürülüyor.
Ölülerin, vuruldukları yerlerde
otopsisi yaptırılmamıştır. Mahkemeye gelen Niksar savcısının raporu,
‘rehinelerin diğerlerinden yarım saat önce öldürüldüğünü’ söylüyordu. Oysa ne
savcı Kızıldere’ye çıkmıştır ne de o sırada Niksar’da görevli olan iki doktorun
hiçbirisi böyle bir rapor tutmuştur. Ayrıca, bir yaylım ateşi sırasında ölen üç
rehinenin yarım saat önce öldüklerinin tespitinin tıbben mümkün olmadığını da
söyleyelim. Bu ölen rehinelerin İngiliz sahipleri tarafından da sorgulanmış,
‘ölülerimizin, öldükleri yerde otopsilerinin yapılması gerekirdi’ demişlerdir.
Zaten, bizim yasalarımızda da geçerli olan yöntem budur.
Yaylım ateşinden 24 saat kadar sonra
samanlıkta yakalanan Ertuğrul Kürkçü, mahkemesindeki ifadesinde ve sonraki
açıklamalarında ‘Mahir vurulduğunda ben onun altında bir yerdeydim. Kanı üstüme
döküldü ve ben aşağı doğru kayarak samanlıkta saklandım’ diyor. Ayrıca ‘bize
askerin ateş açmasından yarım saat önce, biz rehineleri öldürdük, sonra da
askerler bizimkileri öldürmüşler‘ demektedir. Oysa kendisinin bu esnada
bulunduğu yer, evin arkasında; elinde stenle nöbette olduğu ve yine oradan evle
geçiş bağlantısı olmayan samanlığa geçtiği biliniyor. Kısaca, Ertuğrul,
Mahir’in vurulduğu yer olan çatıda değildi. Mahir’in kanının üstüne akması da
mümkün değildir. Benim burada açığa çıkartmak istediğim şey çok açıktır. Devlet
bir katliam yapmıştır ve onu uyduruk belge ve yanlış tanıklarla 34 yıldır
örtmeye çalışmaktadır. Sanki çatışma olmuş da, karşılıklı ölümler yaşanmış
gibi. Güya, arkadaşlarımız rehineleri öldürmüş, askeri birlikler de
devrimcileri öldürmek zorunda kalmış. Böyle ucuzluk yok!
Katliamı, ülke içinde ve dışında, her
yerde, hukuk yolundan kovalayacağız.
Yer: Türk Eğitim Birliği (TEB), 2
Newington Green Road, London N1 4RX.
Tarih: 7 Ocak 2007 pazar, saat 13.30 –
15.00 arası.
Araştırmacı gazeteci, yazar Abdullah
Nihat Yılmaz’ın ‘Kızıldere olayı’ araştırması konulu konferansında muharrem
aslan tarafından tutulan notlar.
Londra, 07 Ocak 2007
Ertan Sarıhan
Ertan Sarıhan
Ertan Sarıhan kendi derlediği Hekimoğlu türküsünü söylüyor.
Dinlemek için buraya tıklayın!..
Ertan Sarıhan kendi derlediği Hekimoğlu türküsünü söylüyor.
Dinlemek için buraya tıklayın!..
Taziye Çadırı
Zeki Sarıhan
1972’de bilindiği gibi Mahir Çayan ve arkadaşları, Ünye Radar Üssünden İngiliz teknisyenleri kaçırarak Niksar’ın Kızıltepe köyüne götürdüler. Güvenlik kuvvetleri onların saklandığı evi sardı. Teslim olmalarını istedi. Onlar teslim olmadılar ve top atışlarıyla bunların onu cesetleri parçalanarak orada öldü. Onlarla birlikte teknisyenler de hayatlarını kaybettiler.
Devletin yasalarına göre suçları çok ağırdı. Teslim olsalardı veya diri ele geçirilebilseydiler herhalde Deniz Gezmiş ve iki arkadaşı gibi idamla yargılanacaklar ve asılacaklardı.
Bu gençlerin Kızıldere’deki cesetleri ne olacaktı? Bunların yakınları Kızıldere’ye gittiler, cesetleri askerlerden aldılar ve memleketlerine götürdüler. Hepsi için böyle mi oldu bilmem fakat Ertan Sarıhan’ın cesedini gene akrabalardan Hikmet Sarıhan alıp Fatsa’da Ertanların evine getirmiş olduğunu sonradan öğrendim.
Ertan’ın babası Dava Vekili Lütfi Sarıhan, uzun yıllar Fatsa’da CHP ilçe başkanlığı yapmıştı ve bu nedenle herkes ona “Şef” diyordu.
Ertan’ın cenazesine gitmek tabii cesaret istiyordu. Öyle ki evlerinin iki adım ötesindeki caminin imamı da cenaze namazını kılmayı reddetmişti. Fakat Beyceli köyünden yakın akrabaları Fatsa’ya indiler ve cenaze namazını da amcası Hakkı Hoca kıldırdı.
Ertan çevresinde sevilen bir insandı. Fakat onun Kızıldere olaylarına katılmasını değil anne ve babasının akraba ve komşularının hiç birinin tasvip etmediğine eminim. Daha sonra da bu olayı öven bir yayına ve söze rastlamadım.
24 Şubat 2016
Arkadaşım Ertan
Zeki Sarıhan
Kızıldere cinayetinden beri 43
yıl geçti. Ünye’deki radar üssünden İngiliz teknisyenleri kaçırıp hükümetle
siyasi pazarlık yapmak isteyen devrimci gençler, Kızıldere köyünde direndikleri
evde top ateşleriyle öldürüldüler. Bunlardan biri, benim sevgili arkadaşım
Ertan Sarıhan’dı.
Bu olay sırasında ben Mamak’ta
iki yıldır tutukluydum. 5 yıldır Fatsa’dan uzakta olduğum için Ertan’la
bağlantımız da yoktu. Olsaydı, onu ve arkadaşlarını, giriştikleri bu hareketten
alıkoymaya çalışırdım. Çünkü bu hareket 1971 faşist darbesinden sonra
tepelerine balyoz indirilen devrimcilerin çaresizlik içinde giriştikleri bir
intihar hareketinden başka bir şey değildi.
1974’te cezaevinden çıkıp
Fatsa’ya ulaştığımda, köye çıkmadan, Ertan’ın babası Lütfi amcayı ve annesi
Sabıka halayı ziyaret ettim. Onun ölmesi, benim ise hâlâ yaşıyor olmamdan
utanır gibiydim. Fakat hayat böyle bir şeydir. Kimimiz bağımsızlık ve devrim
yolunda canını verir, kimimiz yaşar ve mücadeleye devam ederiz. Geçmişten
dersler çıkararak…
1960’lı yıllarda onunla aynı
mücadelenin içinde bulunmuş biri olduğum halde, Fatsa’da devrimci hareketin
köklerini anlatan yazılarım dışında şimdiye kadar Ertan’la ilgili yazı
yazmadım. Bunun nedeni, benim geçmişimi bilmeyenlere “Ertan’la akrabalığını
kullanıyor” dedirtmemek içindir. Nitekim okullarda rüşvet mekanizmasını
anlattığım bir araştırmada adı ima edilen bir okul müdürünün oğlu, bana karşı
hücuma geçince Ertan adına yaslandığımı ileri sürmüştü.
Gerçi Ertan’ın adını anmak, bir
zamanlar tehlikeli sayılıyordu. Sarıhan soyadını taşıyan biri, sürücü belgesi
bile almak istese “Ertan Sarıhan neyin olur?” diye sorgulanırdı. Onun yanına
benim gibi daha birkaç devrimci Sarıhan’ın adı sıralanarak. En yakınlarımız
bile “Uzaktan akrabamız olur, çok seyrek görürüm” gibi yanıtlar vermek zorunda
kalırlardı…
THKP-C ve Kızıldere olayları
hakkında yazılan yazılarda Ertan’ın soyadı genellikle SARUHAN diye yanlış
yazılıyor. Bu ailenin soyadı Sarıhan’dır. Türkiye’nin çeşitli yerlerinde
birbiriyle akrabalığı olmayan Sarıhan (veya Saruhan) aileleri vardır.
Fatsa’daki Sarıhanlar, çoğunluğu hâlâ Beyceli köyünde oturan birkaç yüz nüfuslu
geniş bir ailedir. Şimdi başta İstanbul olmak üzere Türkiye’nin çeşitli
yerlerinde de oturuyorlar. Bu soyadını almalarının nedeni, sülalenin
Sarıkadıoğulları lakabını taşımış olmasıdır. Ertan’la dedelerimiz kardeştir.
Eskiden beri okumaya, okutmaya
meraklı olan bu aileden Lütfi Sarıhan, Rüştiye mezunudur ve 1930’lu yıllarda
Fatsa’da davavekili olmuştur. Uzun yıllar CHP’nin ilçe başkanlığını yaptığı
için ölümüne kadar “Şef” diye anıldı. Annesi Sabıka, gene Sarıhanlardan
Müderris Hamit Hoca’nın kızıdır. 1929’da Harf devrimi olduğunda köydeki Millet
Mektebinde kadınlara yeni yazı öğretmenliği yapmıştır. Ordu’da ilk İl Genel
Meclisi üyesi kadındır.
Ertan, İstanbul Hukuk Fakültesi’ni
ikinci sınıfa kadar okudu ve bu okulu bıraktı. Perşembe Öğretmen Okulu’nda fark
derslerini vererek öğretmen oldu. Çarşamba’nın Irmaksırtı köyünde öğretmenlik
yaptı.
1942 doğumlu olan Ertan, benden
iki yaş büyüktür. Bizim oralardaki gelenek uyarınca çocukluğumda ben ona Ertan
Ağabeyi derdim. İlkokul ikide idim, Sabıka hala bana onun bir golf pantolonunu
verdi. Daha sonra verdiği bir paltoyu ise yıllarca giydim.
SOSYALİZMDE BULUŞMA
Ertan’ın ailesi zaman zaman köye
akrabalarına misafirliğe gelirlerdi. Bir gün radyo dinliyorduk. Turan Feyzioğlu
konuşuyordu. Ertan’dan onu eleştiren bir söz duyunca hayret ettim. CHP’li bir
ailenin oğlu CHP’nin ağır toplarından birini eleştiriyordu. Anladım ki Ertan da
benim gibi sosyalist olmuş. Aile ve köy 1946’dan sonra DP, CHP olarak
bölünmüştü ama gençleri artık tam bağımsızlık ve halk egemenliği peşinde koşan
yeni bir ideolojide buluşuyorduk.
Radyo başındaki bu politik
buluşma sanki Fatsa’da 1960 sonrası devrimci hareketin köklerini temsil ediyor
gibidir. Bu köklerden biri üniversitelerde okuyan ve Fatsa Fikir Kulübü’nü
kuran gençlere, diğeri ise Lâdik Akpınar İlköğretmen Okulu öğrencilerine
dayanıyordu. Her akım da birer kültürel yayıcı konumundaydı. Fatsa’da
tiyatrolar sergileniyor, Beyceli köyünde ise Kalkındırma Derneği kurularak köy
kitaplığı açılıyordu. 1965’te iki hareketin İleri Köy gazetesinde tam olarak
buluştuğunu söyleyebilirim. Ertan’la bu gazeteyi çıkarmaya karar verdiğimizde
gazetenin Fatsa Fikir Kulübü adına yayımlanmasını, Ertan’ın sahibi, benim de sorumlusu
olmamı kararlaştırdık. Defterleri Manifaturacı İsmet Bayındır’ın dükkânında
korunan Fikir Kulübü, artık sönümlenmişti.
İleri Köy, Fatsa köylerinde köy
kalkınması konusunda açık oturumlar düzenliyor, köylerde kitaplıklar açıyordu.
Köylülerin üretici kooperatifleri kurmasına çalışıyorduk. Fatsa’da hazırlanan
oyunlar köylerde de sergileniyordu. Başlangıçta vali başta olmak üzere ilçe
yetkililerinin de destek verdiği bu köycülük hareketi, tefeciliği hedef almaya
başlamasıyla bu çevrelerin desteğini kaybetti. Beyceli Köylülerinin 1967
Temmuzunda Ordu’ya kadar köylerine yol istemek için yaptıkları 82 km.lik ve iki
günlük yürüyüş, ardından Fatsa’da düzenlediğimiz Yoksulluk Yürüyüşü, Amerikan
aleyhtarı bildirilerimiz, Ertan’ın da benim de sürgünlerimize neden oldu. Fakat
ben o yıl Yüksek öğrenim yapmak için Fatsa’dan ayrıldım. Ertan görev yerine
gitmeyerek Samsun'da işçilik yaptı. Onunla arkadaşlığımız ancak yaz
tatillerinde mümkün olabiliyordu. 1969’da düzenledikleri fındık mitinginde bana
da bir konuşma yaptırdılar.
1971’de Fatsa’da baskı altına
alınan devrimci ruh, 1974’ten başlayarak TÖB-DER’i merkez edinip yeniden
canlandı. Artık halkın uyanış mücadelesine Ertan’sız devam edecektik.
Ertan’ın kişisel özelliklerinden
de birkaç cümle ile de olsa söz etmeliyim: Bir eşraf çocuğu oldu halde, onun
kendiliğinden verdiği bütün imtiyazları reddeden tam bir devrimciydi. Fındık
mitingine çağırmak için birlikte köylere çıktık. Bir seferinde Arpalık köyü
muhtarının evinde geceledik. Tamamına yakını bir ağanın yarıcısı Alevilerden
oluşan bu köyde yalnız dört kişinin o da birkaç dönümü geçmeyen toprağı vardı.
Bu röportajımızı “Arpalık köylülerinin bir karış toprağı yok” başlığıyla İleri
Köy’de yayımladık.
Ertan, akrabaları ve Fatsa halkı
arasında çok iyi bir izlenim bıraktı. Herkes ondan iyilikle söz ediyor. Genç
akrabaları epeydir, Fatsa gazetelerine tam sayfa “Unutmadık” diyen ilanlar
veriyor. Burada kardın-erkek yüzlerce kişinin adı yer alıyor. Ertan’ın Fatsa
aile mezarlığındaki kabrinin ayakucunda arkadaşlarını temsil eden 9 mermer
çubuk var. Yurdunu ve halkını onların uğrunda canlarını verecek kadar seven bu
devrimcilerin anısı önünde saygıyla eğiliyorum.
---------------------------------------------------------
Fotoğraf, içlerinde Ertan’ın da
bulunduğu Fatsalı gençlerin Aziz Nesin’in Patlıcan Davası adlı oyununu oynamak
için 1967 Ağustosunda Beyceli köyüne geldiklerinde çekilmiştir. Soldan 1. Köyün
eski muhtarı Atıf Sarıhan, 2. (?), 3. Ertan Sarıhan, 4. Zeki Sarıhan, 5.
Öğretmen Mehmet Sarıhan, 6. Çocuk Ziya Sarıhan, 7. Maliyeci Harun Sarıhan, 8.
Mehmet Olgun.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



